Sinemanın uyarlama denilince ilk akla gelen isimlerinden biri Peter Jackson. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile dünyayı kasıp kavuran yönetmen, bu fantastik macerayla hatırı sayılır bir hayran kitlesi de elde etmişti. Böyle bir yapımın arkasında olmak Jackson'ın başarı çıtasını ve hayranlarının beklentilerini de artırdı tabii. Üçlemenin ardından 2005 yılında hayata geçirdiği çocukluk hayali King Kong ise, onun kadar etkileyici olmasa da, görsel açıdan kuvvetli bir sinema deneyimi olarak yorumlandı.
2000'li yılların başından beri gösterişli yapımlarla izlemeye alıştığımız Jackson, daha çok 90'lı yıllarını (Cennet Yaratıkları / Heavenly Creatures, 1994) anımsatan bir filmle, Cennetimden Bakarken / The Lovely Bones ile karşımıza çıktığında önce biraz şaşırdık aslında. Ancak yönetmen, önceki başarılarından da aldığı güçle, görsel öğeleri, renkleri ve müziği müthiş bir uyumla kullandığı bu son filminde, aynı zamanda benzeri görülmemiş bir "öte dünya" tasviri yaparak seyirciyi büyülemeyi başarıyor. Yine de hikâyenin dram-gerilim-romantizm üçgeni arasında biraz yalpaladığını itiraf etmek gerek.
Cennetimden Bakarken'in yaratım süreci de içeriği kadar hüzün verici. Alice Sebold'un 2002 yılında yazdığı roman, yazarın gerçek deneyimlerinden besleniyordu. Bu da, hikâyenin duygu gücünü nereden aldığını gösteriyor.
Film, 14 yaşında bir kızın, yan komşusu George Harvey tarafından sinsice tuzağa düşürülüp tecavüze uğradıktan sonra öldürülüşünü, cinayetin ardından küçük kızın ruhunun -içindeki intikam ateşinin de etkisiyle- cennete gitmeyi reddedip, kafasında yarattığı bir evrene hapsolmayı seçerek oradan dünyayı izleyişini ve olaylara müdahale etmeye çalışmasını anlatıyor. Küçük Susie'nin bilinçaltından beslenerek şekillenen bu evren, aynı zamanda gerçek dünyayla ve sevdikleriyle kurduğu duygusal bağı da temsil ediyor.
Jackson'ın yarattığı dünya, çocukluktan genç kızlığa yeni yeni adım atmakta olan küçük bir kızın hayal gücüyle sınırlı tutulmuş, bundan dolayı da oldukça gerçekçi. Birbiri ardına değişen mevsimler, muhteşem renkler ve manzaralar, Susie'nin duygu durumuyla alakalı olarak vücut bulan ve dünyada yaşananları işaret eden simgeler... Hepsi Jackson'ın çerçevesinden oldukça akıllıca resmedilmişler. Küçük bir kızın kafasının içindekileri bu kadar başarıyla gerçeğe çevirmek kolay olmasa da, deneyimli yönetmen Peter Jackson bunu hiç zorlanmadan başarıyor.
Peter Jackson'ın filmde Susie'nin tecavüzünü ve cinayetini seyirciden saklaması ise, birçok görüşün aksine bence çok doğru bir karar olmuş. Katil delilleri yok ederken yeteri kadar hissettiğimiz olayları bir de görmemize gerek de yoktu zaten. Ancak daha önceki sinema deneyimlerimizden buna güdülenmiş seyirciler olarak eksikliğini fark ettiğimiz doğru.

Cennetimden Bakarken, oyuncu seçimi açısından da sınavı geçiyor. Sırıtan, gereksiz duran neredeyse tek bir oyunculuk dahi yok. Üstelik küçük Susie'yi canlandıran Saoirse Ronan, en az Oscar'a aday gösterildiği Kefaret / Atonement, 2007 filmindeki kadar başarılı. Stanley Tucci ise seri katil rolünde müthiş! Bu arada oyuncuyu diğer filmlerinden takip edenlerin, onu tanımakta biraz zorlanacağını da söylemeliyim. Başarılı makyajı, peruğu ve hakkını sonuna kadar verdiği rolüyle Tucci adeta başka biri olarak çıkıyor karşımıza. Susie'nin ebeveynlerini hayata geçiren Mark Wahlberg ve Rachel Weisz de iyi birer oyunculuk sergiliyorlar. Ancak Susan Sarandon'ın gerçek bir sürpriz olduğunu, tüm muhteşemliği ve ağırlığıyla filmi ele geçirdiğini söylemek gerek. Alkolik anneanne rolündeki Sarandon, filmde göründüğü her kareyi rengârenk boyuyor adeta!
Yalnız, Cennetimden Bakarken için kusursuz bir film tanımlaması doğru olmaz. Çok güzel başlayan film ilerledikçe, sanki daha çok şeyi anlatmak, daha çok duyguyu hissettirmek isteyen Peter Jackson, hikâyeyi biraz fazla çekiştirip, şişirmiş. Bu müdahale de hem gereksiz bir uzunluğa, hem de izlenmesi zor bir sinema deneyimine neden olmuş.
Filmden kopuş sürecimiz Susie'nin ölümüyle başlıyor. Film, ortalarından itibaren gerilim ve romantizmi iç içe geçirip sunmaya çalışırken bir süre sonra odağını yitirmeye başlıyor, sonuçta da filmdeki en büyük koz olan dram izleyici üzerinde yeteri kadar etkili olamıyor. Özellikle ablanın yeni kurban olarak hedef gösterilmesi gibi gereksiz ayrıntılar da hikâyenin anlamını güçlendirmiyor, aksine zayıflatıyor.
Katilin içinde vahşetini sakladığı ağır demir kasayı sonsuza kadar yok etmek için çukura taşıyışı, ablanın katilin evinden kaçışı, babanın katili takibi gibi ayrıntılar filmin gerilimini yükseltse de; Susie'nin çaresizlik hissiyle ağlayışları, kendisi için çok önemli olan ilk öpücüğü kız kardeşi yaşarken kıskançlıkla ve hüzünle izleyişi içimizi burksa da; Susie'nin filmin gizemli kızı aracılığıyla sevgilisinden ilk öpücüğünü almasıyla romantizm seviyemiz yükselse de, olayların bütünü arasında bir bütünlük kuramayışımız bizi filmden uzaklaştırıyor ister istemez.
Filmin görece mutlu sonu ise öyle bir el çabukluğu ve aceleyle veriliyor ki biraz zorlama duruyor. Sonunda filmi izlediğimizde elimizde kalan yegâne şey sahnelerin gücünü artıran son derece isabetli kullanılmış etkileyici müzikler (The Host of Seraphim/Dead Can Dance, Song to the Siren/This Mortil Cortil, Alice/Cocteau Twins) ve hayal edemeyeceğimiz kadar güzel bir öte dünya tasviri oluyor.